26 Temmuz 2009 Pazar

Dostluk

Aslında şimdi bu blogu yazarken de ne yazmak istediğimi bilmeden yazmaya başladım.Son 2 haftadır her cuma yaşamış olduklarım aklıma geldi, şaşırdım.Sonra gözüme, yukarıdaki fotoğraf ilişti. Baktım ve aklıma gelenlerle yüreğimdeki hisler bir anda dillendi, hoş, dillendi de kelimeler yine yetmedi...

Dost...

Evet ya dost...

Herkesin çok arkadaşı olurmuş da dostu olmazmış. Çok dostu olan da çok zengin olurmuş.

Tabii öyle değil mi?! Tabii öyle...
Herkes tanış olur, arkadaş olur da can olur mu? Canından can parçası olur mu?

Olmaz, olamaz tabii...

Ama ben öyle şanslı birisiyim ki sevgili blog; yıllardır bir kez bile birbirimizi kırmadan herşeyi paylaştık, her anımızda uzak bile olsak yan yana olduk can dostumla, kardeşimle...
(Ah benim Meleğim, Prensesim seni çok seviyorum!Tanrım seni korusun!!!)

Ve evet...

Bu sene başında tanıştığım canım öğrencilerim, kardeşlerim...
Mutlaka her birinin yeri farklıdır ama bazıları öyle özel ki...
Öyle ki gözümün nuru tek kardeşimden farksızlar. Her dakika,her an yanımdalar. Öyle zor öyle tuhaf zamanlarda yanımda olan hep onlardı. Canlarım...Canım kardeşlerim...

Ve tabii ismini sayamadığım cici dostlarım...

Evet ya blog, ben ne zenginim aslında. O kadar çok dostum var ki...Gerçekten dostum...
Sadece mutlu anımda değil, mutsuz anımda da gözünü kırpmadan benim yanımda olan dostlarım...Arkadaş değil, öyle sadece güzel zaman geçirdiğim tanış değil; dost, kardeş...

Ah be duygulandım blog...

Cidden duygulandım...

Ne denmiş fotoda, "Dost omzundaki bir eldir".Benim omzumda öyle bir el var ki birçok yürekle bütünleşmiş bir el...

Evet be blog, ben çok zenginim!
Evet, belki cidden zor anlar yaşadım, yaşıyorum ya da yaşayacağım ama bu kadar zenginken ben, sevgiyle desteklenirken, hangi zorluk beni yıkabilecek ki?!

Evet blog...

Evet sevgili blog...

Seni seviyorum...

Evet dostlarım sizi de çok seviyorum...

Hem de çok seviyorum...

İyi ki hayatımdasınız ve beni ben yapansınız...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

"Vefa"

Her kimden vefa istediysem ondan cefa gördüm;
Kimi gördüysem vefasız dünyada, onun vefasızlığını da gördüm
Kime derman için derdimi açtıysam,
Onu benden bin beter dertli gördüm
Kederli gönlümden kimse üzüntülerimi gidermedi.
Esenlikten dem vurarak beni teselli edecek dostlarımı iki yüzlü gördüm
Ne zaman umut yoluna ayak bastım, başım dönüp durdu.
Emel ipinin ucuna yapıştım elimde ejderha gördüm
Ey Fuzuli, artık insanlardan yüz çevirirsem beni ayıplama.
Çünkü kime yaklaştıysam ondan belanın yüz türlüsünü gördüm

FUZULİ

Ah ah ne güzel söylemiş üstad Fuzuli...

Vefa...

Daha önce şurada da size hatır, gönül, vefadan bahsetmiştim. Vefa...Sözlük anlamı nedir ne değildir, herkese göre farklılık gösterir mi bilemem ama benim için öyle bir anlamı var ki bu kelimenin...İnsanı insan yapan değerler arasında belki de en önemlilerinden birisidir.

Yazık!

Din din diye ortalığı yakıp yıkan bizler, nedendir ki ne sevginin ne de "hak" denilen belki de her 2 dünyada da çok değerini bilmeyiz.

Vefa...

İstanbul'da bir ilçesi olarak kalmasaydı keşke akıllarda...

Yüreklerde sızı olarak kalmasaydı...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Elveda Anılar...

"Tuhaf, çok tuhaf
En yakınken en uzak,
Senin bir sevgilin var,
Muhtemel benim de olacak,
Gizli bölmelere
Saklamış gibiyiz,
Bütün yaşananlar,
Biter mi bitince aşk?..
Olur da yolun düşerse
Bir kahveye uğra derim,
Ya da beş çayına.
Bir yudum sohbete beklerim
Çok ayıp mı olur?
Yakışık almaz mı davetim?
Bu kadar zor mu her şey?
Canımın içi seni çok özledim
Ben de uzun bir yola gittin farzederim
Kandırırım kendimi ne yapayım
Bütün hatıral
arıma da saygılar arzederim
Ama unutur muyum asla, niye unutayım"

Son zamanlarda çokça dinlediğim, söz ve müzik başarılı üstad Sezen Aksu'ya ait olan, sevgili yarı hemşerim olan Ziynet Sali'nin seslendirdiği bir şarkıyla, BEŞ ÇAYI, başlamak istedim bloğuma.Aslında kaç gündür can sıkıntısı ve stresten blogcuğumla da aram açılmıştı ama bir anda kimsem olmadığını hissettim. Tarifsiz duygular şiddetli bir şekilde mevcut üzerimde. Nedendir bilmem ama durduk yere ağlamak istiyorum ama biliyorum da bu ağlayışların da bir nedeni vardır taa en temelinde. Nedir ne değildir bunları da ifşa edecek durumda mıyım, o psikolojide miyim bunu da bilemiyorum ama sadece biliyorum ki şu son zamanlarda çok mutsuzum...
Kimsenin umrunda olmasam da mutsuz...
Çoğu zaman hepimiz bu moddayız. Ancak ben genelde fazla belli etmem:) Hep "Pollyannacılık" denilen öğrenme psikolojisinde de yer alan salak hedeyi uygularım, şükrederek Yaradan'a sığınırım da bu içimdeki sıkıştırılmış, rarlanmış sıkıntı ne yazık ki mevcut surette devam etmekte...Etsin bakalım nereye kadar acaba...

Gittiği yere kadar etsin...
Sonrasını da boşverin...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Teşekkürler!!!

Yukarıda görülen fotoğrafın çok küçük olduğunun farkındayım, ancak acemi olan bendeniz ancak bu kadarını yerleştirebildim bloguma:)

Daha ne kadar süredir buradayım, ne kadar süre daha burda olurum bilmem ama tereddütler içinde yazmış olduğum blogumun bir anda güzel bir "blog topluluğu" tarafından sahiplenilmesi beni çok mutlu etti.

Gerçekten kendimi şu zor, sıkıntılı günlerde yalnız hissetmemeye başladım...

Teşekkürler Maydanoz Blog Topluluğu...

Hadi NoNeLeSS, durmak yok;)

PS: Bu siteyi ziyaret etmek isteyenler için,
http://cimcimeblog.blogspot.com/ adresine tıklamak yeterlidir...

14 Temmuz 2009 Salı

ASLA VAZGEÇME


Sinemasever olarak elimden geldiğince, fırsat buldukça sayısız film izleyerek, kendi kendime bir sinema eleştirmeni rolünde yorum yapmaya çalışmaktayım. Sanırım bu konuda bana farklı bakış açıları kazandıran bütün hocalarıma, Robert'tan Lorainne'ya kucak dolusu sevgilerimi sunarım. (Ah ELH Department ah...Beni gerçekten sizler var ettiniz!)

Geçenlerde, nacizane arşivime bakarken, izlemediğim filmler arasında, "Son Ders: Aşk ve Üniversite" adı altında bir filme rastladım. Son zamanlarda, Türk Sineması'ndaki kaliteli filmlerden dolayı, üzerimdeki ölü toprağını atmak istercesine "Hadi izleyelim bari" dedim. Cast* olarak gerçekten kaliteliydi ama isim olarak açıkçası içimdeki o önyargı tomurcuğunu uyandırdı.Konusunu okudum, yorumları da...Ama yine de klasik aşk meşk, zengin fakir muhabbetleri mevcut gibi geldi. Sonra izlemeye karar verdim ve ilk andan itibaren kendimi farklı bir ortamda hissettim. Evet,filmde aşk da vardı üniversite yıllarındaki o geyik muhabbetleri de...
Ancak birşey farklıydı. Ferhan Şensoy'un ustalıkla bizlere sergilediği roldeki öğretmen, işte o akademisyen bendim. Evet, yanlış duymadınız bendim...Evet, henüz profesyonel eğitimci hayatıma başlayalı 1 sene oldu ama evet o bendim. Ferhan hoca, öğrencilerine hayatın sadece "derslerden, okuldan" ibaret olmadığını anlatırken, çevreye karşı duyarlılıktan bahsediyordu. Evet, ben de bunu yapmıyor muydum?! 1 sene boyunca, sevgili öğrencilerime o at gözlüklerini atıp, her gün her gün farklı konulardan enstatenelerden bahsetmiyor muydum?! Bahsediyordum...O zaman neden o kadar yanlış anlaşıldım?! Ee, anlamak istemeyene ne yapsam boştu ama...(Neyse, konuyu saptırıyorum sanırım:) Konuyu farklı bir yere bağlayacaktım:))

Filmde, Ferhan hoca, nam-ı diğer Saffet hoca, öğrencilerine, "Hayatta hiç birşeyi ertelemeyin, ertelediğinizle kalırsınız" mesajını ustalıkla vermektedir. (Tutma beni blog, başlıyorum)

Ertelemek...

Nedir ertelemek? Birşeyi bir nedenden dolayı, neden mantıklı ya da mantıksız olabilir, daha sonraki zamana bırakmaktır. TDK'ya göre, tam anlamı; " Sonraya bırakmak, tehir etmek, tecil etmek, talik etmek" anlamındadır. Ancak, gerçek hayattaki anlamı bana göre "pişmanlığa" eşittir.

Pişmanlık mı? Umutsuzluğa bağlı pişmanlık mı? Hayatı boşvermişlik mi?
Nasıl yani?!

Şöyle yani, insanoğlu birşeyleri söylemeyi, yaşamayı, konuşmayı, söylemeyi, kısaca içinden gelenleri ertelediğinde her zaman pişman olmaktadır. Her kim ki "keşke" der, o insan kişisi sadece ve sadece yapmadığı şeyler için keşke der...

Filmde, Saffet hoca, vakti zamanında sevdiği kıza O'nu ne kadar çok sevdiğini söyleyememiş, yıllar yılı bu pişmanlıkla yaşamış ve sonrasında söylemek istediğinde ne kadar geç kaldığını öğrenmiştir.Üstüne üstelik, sevdiği kız hiç yaşlanmadan ölmüş ve Saffet hoca O'na söyleyemediği tek bir kelime yüzünden ertelediği hayatına lanet etmiştir.

Ne kadar acı değil mi?
Sevdiğiniz sizi sevmese bile, bunu söylemeniz bence size yakışan birşey, sizin belki de kendinize olan saygınızdan dolayı hakkettiğiniz en büyük değerdir. İçinizi kemiren o erteleme güdüsüyle yaşamaktansa birşeyleri ifşa edip size düşeni yapmak iyi değil midir?

Hayatta hiç birşeyin imkansız olmadığını bilen bir toplum olma zamanı gelmedi mi? Daha öncesinde, başka bir blogumda, ATA'mın, Türk Gençliği için neler söylediğinden bahsetmiştim; oysa, nedense biz birşeyleri imkansız görmek istercesine davranmakta ve belki de bu yüzden sürekli ertelemekteyiz. Oysa ki, bizim yapmış olduğumuz en büyük hatadır ertelemek.

Daha önce, Will Smith'in başrollerinde oynadığı, "The Pursuit of HappYness" filminde-ki bu film gerçek bir hikayeden esinlenerek yapılmıştır-Smith, hayatta asla asla umutsuzluğa düşmeyip, çalışarak ve ertelemeden, bir insanın ne kadar zor olursa olsun, birşeyleri yapabileceğini göstermiş ve istediğini elde etmiştir.

Her iki filmde de esas nokta, "Ertelememek" ve "Umutsuzluğa kapılmamak" temaysa, biz neden bu 2 temayı kendi hayatımıza uyarlamayalım? Neden vazgeçelim? Neden kendimizi mutsuz etmeyi göze alalım da mutluluk için uğraşmayalım?Neden kendimize haksızlığı yapalım?

Hayat boyu herkes birbirine haksızlık yaparken lütfen siz yapmayın ve

Ertelemeyin...

Hakettiğinizi düşündüğünüz, herşey için,

Asla vazgeçmeyin...

Ve deneyin...

12 Temmuz 2009 Pazar

İsyan!!!

Sıkıldım...
Bunaldım...
Daraldım, darlandım...
Canım birşey yapmak istemiyor...
Kendimi hiç bu kadar yalnız,kimsesiz hissetmemiştim...
Kimin için, kimin için bir önemim var,bilemiyorum...
Yorgunum...
Çok yorgun...
Bitsin herşey, ben de biteyim...

10 Temmuz 2009 Cuma

"1 Ayda İngilizce Öğrenin!!!"

Damping...

Şok...Şok...Şok...
1 Ayda İngilizce Öğrenin. Bu hiç de zor değil...
Nah! değil...
Şekil 1 A'da görüldüğü gibi mi herşey???

Yıllardır birçok dergi ve gazetenin hatta bir çok dil kursunun sadece "kar gütme amaçlı, ticari maksatlı"yapmış olduğu safsatalardan başka nedir ki bu? Yalan haber...Yalan dolan...Öyle kolay mı bir dile hakim olmak? Hem de 1 ay kadar KISA bir sürede? Hadi ordan...

Cidden hadi ordan!!!
Yıllardır dil eğitimi alan, hatta bu işin ustası olmak için lisans tahsilini dil üzerine yapan, sayfalarca makale,deneme yazan, binlerce kitap okuyan, İngiliz Edebiyatı'nı sular seller gibi yutan bir filolog olarak bu gibi reklamlara, kitaplara ya da bunlara inananlara "Hadi ordan" diyorum. Madem bu kadar kolay, neden insanlar 1 ayda öğrenmiyor da herkes İngilizce konusunda sorun yaşıyor? Neden bu kadar insan dil öğrenmek için dersanelere gidiyor???

Tamam,kabul ediyorum, 1 ayda istenilirse 0'dan farksız olunur ama sular seller gibi ya da hafıza yöntemi ile İngilizce öğrenilmez. MÜMKÜN DEĞİL!!!

Görev yapmış olduğum okulda, Dil sınıfı'nın tek İngilizce öğretmeni ve dolayısıyla, sınıf öğretmeni bendim. Takdir edersiniz ki, öylesine açılmış olan ve üstelik zaten yetersiz İngilizce sahibi olan bu düz liseli dilcilerimle çok sorun yaşadım. Ancak, kendilerine bu işin ciddiyetini anlattım ve anladılar. I does diyenler daha sonrasında ne salak, evet bunlar onların cümleleri, ne salak olduğunu düşündü. Belli bir noktaya geldik ancak bu noktaya gelebilmek için, haftanın 5 günü 15'er saatten ders, yanı sıra bolca test ve ödevle destekledik. İnanın bu zaman bile bize yetmedi. Biz henüz zemini attık. Daha yolları uzun. Sonrasında bir gün bir dersimizde Reading* yaparken, Reader at Work I 'da bir pasaj okuttum. Orda benim de şikayet -hatta isyan ettiğim- bu durumu,sayın meslektaşım anlatıyordu. Kendisi, "I wonder if the teachers are robots or wonderful creatures,who claim they will teach English perfectly in a month" demişti. Yani,
" 1 ayda İngilizce'yi mükemmel şekilde öğreteceğini iddia eden öğretmenler robot mu ya da muhteşem varlıklar mı merak ediyorum
" demiş, benim de duygularıma tercüman olmuştu.

Yoktur böyle birşey! İnanmayın, saf olmayın beyler bayanlar...Yoktur...
Namümkündür!
Kendi dilimizi bile birçok imla ve yazım hatasıyla konuşup yazarken, bilmediğimiz bize farklı gelen başka bir dili- dikkatinizi çekerim İngilizce diyerek sınır koymadım- nasıl olur da kusursuzca 1 ayda öğreniriz?! Yalan dolan...
Lütfen uyanın ve bunlara inanmayın...

Gerçekten isterseniz, evet, belki bir kur atlayabilirsiniz ama mükemmel olma hayalinde olmayın!
Gerçekçi olun ve önünüze bakın...

***Bu yazıyı, İngilizce öğrenmenin kolay olduğunu iddia eden, dilcileri salak yerine koyan insan-cıklara ithaf ediyorum. Madem öyle kolay herşey, buyrun başarın...

Hatrım Bile Kalmamış...

"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varmış"

Ama insanoğlu bir fincan kahve kadar bile olamamış....
Yaşanılanlar,yapılanlar bir çırpıda unutulmuş, unutulurmuş...Zaman akıp giderken dur diyemezmiş ya insan,işte onun günün gibi gidenlere de dur diyemezmiş. İnsanın aklına, gözünün önüne hep iyi anılar gelirmiş de kötüleri hatırlanmazmış...

Bu yüzden midir acı çekişlerimiz?!

Kanayan yaralara merhem olacak kimmiş,neymiş, bilinmez duyulmazmış. Aslında bilinse de susulurmuş, susmak da çare olurmu ki?

Sussak, hiç konuşmasak, beklesek, sabretsek...
Herşey iyi olacak mı?
Olmazmış...

Minik bir köpeğimiz vardı bir zamanlar...
Adı Putin'di. Haski. Öldü...
Oysa O'na öyle bağlanmıştık ki...Şırıngayla damla damla süt verirdik, elimizi ağzına sokardık da ıssırmazdı...Öyle vefalıydı, öyle değer bilirdi ki...
Bakınca anladım da insanlar bir Putin bile olamamış...

Ne hatır bildi kahvenin bildiği kadar ne de Putin kadar vefalı olabildi...

Belki de biz...
Biz kıymet bilememişiz...
Suç sadece biz de, köpek gibi sevip kahve kadar kıymet bilişimiz de...

9 Temmuz 2009 Perşembe

SILENCE

They stopped looking when they saw those signs. It had always been like that. That’s why we’d put them up, so people would forget. So people would stop looking. We put the signs up, because we didn’t want anyone knowing. Knowing what we were, knowing what we’d become. It was good to be safe, that’s what Dad had told me. Before I saw him disappear before my eyes. Before I saw him die.

It was harsh out there, in the outback, living with the bush as your company and the dirt as your pillow. You got used to it though, the silence, though you can’t really call it silence. It’s a different sort of silence you hear out in the bush. It’s a continuous buzz that fills your ears, broken by the occasional yell of a lost bird. It’s a silence of a wind that whispers through the trees. Or the silence of a brook as it tumbles over stones, worn smooth by the repetitive gush of running water. This is the silence I talk about. The soft hum as you lie on your back and shield your eyes from the burning sun. This is the silence that is always there, close enough to touch, but far enough away that your fingers never reach it.

This is the silence that is covered by the city lights, the city sound and the city life. So many people choose to ignore it, choose to fill their heads with mindless music, choose to sing and talk and laugh and yell and scream. They choose to do this, choose to block out the silence and what it is. This has been happening since time Became. So long ago that the human has forgotten what silence was. What the silence used to be. They decided to ignore it, but the silence does not tolerate ignorance. This is the silence that screams when you try to escape it. It fills up your ears, swallowing everything you’ve ever heard. This silence is dangerous. This is the silence that killed my father. This is the silence that will kill mankind. This is the silence that will destroy every particle of matter and turn it into dust. Unless I can make the silence forget.

I know the way to do it. Dad had explained it to me since I was a little kid. He’d told me in bedtime stories, when I’d thought it was just a fairytale, magical, twisted. He had it drilled into my head, word for word, so I would never forget it, even though the silence would want me to. It has power beyond your imagination; it has power out of this world. But there is one thing the silence has that it tries to hide. It has a flaw, small and insignificant, but still a crack in its perfect exterior; it doesn’t understand humanity. It doesn’t understand the power of mankind. And this is what I will use to defeat it. I will uncover it deepest imperfection and destroy its soul. Yes. The silence has a soul. And it feeds on death and destruction and that is why it never dies.

There is always so much death, so many people, day after day, fall into a dark slumber and never wake up. The silence follows death. It follows everything that causes death. And one day it will be death itself, but not yet. For now silence will follow death, hand in hand, and cause havoc wherever possible. It cannot manifest itself for long, as loud sound brings it pain, and this is lucky, as the world would have died long ago.

Technology keeps silence at bay and this is what it can’t understand, though it tries its best to disrupt us, destroy us. We have all had an encounter with silence, or heard about it from another, or on seen it on TV. It uses bombs, plain and simple, and invades our senses the instant one drops or explodes. It has been waiting so long for this chance, and this is why everything goes silent. This is why you can hear everything and nothing at all at exactly the same time. You can sense that sound is just beyond your reach but at the same time you can feel it pressing in all around you. It is a knowledge that something stirs around the edge of your senses but each time you try to place it, it slips away from under you. This is the silence. This is where the silence can be found.

I don’t know how long I’ve been waiting here, trapped inside these white walls, days, months, years maybe. There are tubes, so many tubes sticking out from my arms and my legs and my chest and my head. I hurt. I always hurt so much, but at the same time I feel nothing at all. They don’t believe me. I tried so hard to explain to them what I was doing alone out in the bush, with the bomb testing signs all around me. I told them that they had to go away, that it wouldn’t work while they were there, while their car hummed continuously, too mechanical for the silence to come. They strapped me up, put me into their van, and took me away. I remember the walls, soft and padded and white, then a sharp pain in my left arm and the sensation that a foreign liquid was spreading through my veins too quickly. My eyelids had drooped until all I could see was a bright glow from behind closing lids and then blackness. I know I had woken up a long time after and until now, everything had been foggy.

I heard them talking now and again, every time they’d come and check on me. I could see them murmuring behind the soundproof glass. It was so quiet, but if you had concentrated, you could hear the soft sound of movement in the far distance. The silence would have liked it here. It could’ve grown here, morphed here. I hoped to god it hadn’t followed me. It’s strange the way they’d treated me. How they’d cover up and wear plastic masks over their mouths. They would say things to me, wonder out loud why I’d been standing in the middle of a bomb testing field, they gave me medicine, and they’d said I had radiation sickness, enough to kill an elephant, but I didn’t seem to die. They were scared, so, so scared. They stared at me with shining eyes full of fear, and though they’d been told not to touch me, a brave few had, withdrawing their arms so quickly, you would’ve thought it may have been a trick of light.
I don’t know how long it’s been silent, sitting in this cold white room. They left long ago, all those people in white with their sharp needles and drowsy liquids. I remember the sirens going off, and the continuous flashes of red light as everyone around me left their stuff where it was and fled. It had been so loud; a sharp wailing that filled your ears and surrounded your mind, forcing your senses to surrender to its power. Gradually it has stopped, as each light flickered and went out. I think that is what had saved me, the technology of my white room.

I am alone now, I know that for sure. Everyone would have been outside when that bomb hit, and the silence engulfed everything. I heard it, the sound as it came down to earth, echoing off every rock and tree and blade of grass there ever was, and then everything went quiet. I was saved by the ignorance and stupidity of humans, they forgot about me, left me here to die. If only they had listened. I had told them what would happen if they locked me up, but they ignored me, they thought that I was crazy. They deserved to die.

It’s harsh out here, in the outback, living with the bush as your company and the dirt as your pillow. There’s really nothing left now, just a continuous stretch of reddy brown dirt, for miles and miles and miles. I used to live out here, a long time ago, when the silence was a just a twisted fairytale, and I was just a kid. It’s so quite now. There is no wind, there are no trees, the sky has no clouds and all the animals have gone. Everything has died, and now it’s just me and the silence for my company.

Yorumsuz!

"Efendiler! İçinde bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla, münakaşayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye münakaşa ile mügalata ile verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle, zorla alınır.Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı bil fiil isyan ederek kendi eline almıştır.Bu olmuş bitmiş bir durumdur.Mesele, 'hakimiyet ve saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız' Meselesi değildir.Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekdir.Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar meclis ve herkes,meseleyi bu şekilde görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunucaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilicektir."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Her ne kadar Ata'm saltanatı kaldırılıp, bize layık olan laik yöntemi seçse de, ne yazık ki Türkiye'de halen saltanat devam ediyor...Daha da yoruma gerek yok, ortaya attım, üstüne alınan alınsın ama bu sözün muhattabı olan kişilerde kişilik yok ki...

Hayal mi?!

Aha...

Fotoğraftaki hatun kimdir?!

Aha...

Tanımıyorum, ama gayet de hoş:p

Aha...

Sahi kimdir yau? Valla bilmiyorum, öylesine dikkatimi çekti ve iliştirdim. Malum konuya dair bir fotoğraf iliştirmek gerekti.Ama bu hatun da ...

Aha...Aha...

Evet, gelelim şincik sadete...Ben, şahsım, kendim sonunda ehliyet aldım; düzeltiyorum, ehliyetimi henüz almadım ama çalışmadan hatta kursa gitmeden- yalan olmasın, kurs ücretini ödemek için gidiyordum- sınavları geçtim. Çalışmadım bile...

"Trafik, İlkyardım ve Motor"
Herkes kalırsın, motor zor zor zor diye beni korkutmuştu ama an itibariyle sorulara baktım ve en yüksek not motordan geldi:)

Aha...

Az kalsın, ilkyardımdan kalıyormuşum ama:) Aman çok şükür...

Neden bu kadar sevindim, neden bunu blog konusu yaptım...
Sebebini beni iyi bilenler bilir...
Tam 23 yaşındayım,yaşıtlarım ehliyeti hatta kendi arabalarını alalı yıllar yıllar oldu. Ama ben yeni alabildim. Hatta öyle ki sınava kardeşimin arkadaşı ile beraber, aynı yerde girdik. Henüz 18'ine yeni girdi ancak benimle girdi. Ama ben yeni alabildim...

-E bildim diyorum, çünkü bu imkanlara henüz yeni ulaşabildim. Malumane sorunlar yüzünden, hep erteledim, sonra alırım sonra alırım dedim. Hoş, şu an yine sıkışık anlardayım ama ilk kez kendim için birşeyleri ertlemedim. Evet, aldım, yan, geçtim...

Aha...

Artık benim de ehliyetim var...

Darısı ertelediğim bütün hayallerime...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Veni,Vidi,Vici

Son zamanlarda Kayseri'de hızlı şekilde sayısı artmaya başlayan cafe-bistro'lardan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar "bistro" anlayışı, henüz şehrimizde oturmasa da gelecek zamanlarda bu anlayışında oturacağından umutluyum...
Açılan her mekan,"insanı cezbeden ortamlar, piyasa mahallisi" olarak Kayseri gençliğinin literatürüne geçmektedir. Dolayısıyla, insanlar kulaktan dolma haberlerle, "Eveeettt bende gitmeliyim" gazıyla bir anda bu mekanlara akın yapmaktadır. 
Bu genç nesil, bir gurme edasında (!) ortama gitmekte ve ortamın sadece kız sayısına bakarak mekanın kalitesini onaylamaktadır. Oysa ki, anlayış noktasında hep farklılık yaşayan ben ve ben gibiler, gidilen mekanın iç dizaynına, koltuklarının rahatlığına ve dahası (ve belki de en önemlisi) kahvesinin kalitesine bakmaktadır.
Evet, kahve...Belki de hayatım boyunca vazgeçemeyeceğim damak tadım...
Ve bu kahve konusunda, üstüne tanımayacağım tek yer...STARBUCKS!!!
STAR cidden STAR!
Aha...
Ancak ne yazık ki, Kayseri'de mevcut surette, ne bir Starbucks ne bir Gloria Jeans ne de Kahve Dünyası mevcut; dolayısıyla, bize düşen burdaki ortam yapılan kafeler arasından bir seçim yapmak...Shakespeare'in Kayseri şubesi ne yazık ki yüz karası olduğu için, tercih edilebilen, Alparslan mekanlarından sanırım teki, KAFFERENGİ!
Ortam oldukça sıcak...Mutlaka bu kafede sadece ortam için gelen conconik vakalara rastlamak mümkün ama en azından daha elit. Gerek servisi gerekse kahve tadı olarak gerçekten tebriği hakeden bir mekan. Bir şans eseri, KPSS günü, aynı sınıfta bu güzel kafenin Halkla İlişkiler Müdürü'yle de tanıştım. Nilay, benim meslektaşım olmasına rağmen, bu kafeyi işlettiğinden bahsetti ve biz de birçok noktayı konuştuk. Sonrasında, gerçekten güzel bir günü geçirme fırsatı yakaladık. Dilerim sınavımız da iyi bir sonuç bırakır da o gün daha da anlamlı olur.Burdan Nilay'a selamlar...Kulakların çınlasın canım meslektaşım...
Kafferengi, birçok kafenin olduğu caddede yer almasına rağmen, farkını belli etmektedir.(Amacım reklam değildir, sadece mekan fakiri olan biz Kayserililere az çok yardımcı olmaktır.)
Gidilesi görülesidir...
Eminim, siz de çok beğeneceksiniz...
Kahve'yle kalın...;)
PS: Bu kafe az biraz fiyat bakımından tuzludur, ama değer; ayrıca, K.Park'ın oraya gidince mekanın farkını siz de tasarımı ile göreceksiniz...Allah aşkına, kaç kafede Piano var?! Deneyin!!!

Taze Gelin Şaşkın Damat

Aha...

Günaydınlar ki...

Sevgili blogcuğum,

Aha Aha...

Sabah sabah gülme krizine girme sebebimi anlatmak istiyorum. Zaten bu yüzden çapağımı bile silmeden pc başına geçtim. Çünkü öyle şaşkındım ki, anlatmazsam birine ayyy çatlardım. Ee kardeşim uyuyor, melek annem de yine sabahın körüyle işe gitti:( (Bu da ayrı bir konu:()
Msn'de de kime anlatsam olmaz...

Çok mu abarttım?!

Bugün mesaj geldi, sabahın köründe...

"Hocam merhaba ben X, yarın akşam şu düğün salonunda düğünüm var, bekliyorum kesin."

Hönk?!
Nasıl ya?Kimin bir dakika...Mesajı defalarca okudum, evet, düğün diyor, benim diyor...
Bir karışıklık oldu sanırım, dedim ama yooo numara X'e ait. Avea Sms çılgınlığına katılarak sms aldık ya:), mesaj attım;

"X sen misin?Şaka dimi bu? Dimi dimi? Bir dakika sen daha 17'sin nasıl oluyor?"

(Cevap gecikmedi)

"Hocam, evet ben X, bunda şaşıracak ne var, hem ben okulların kapandığı gün 18'ime girdim ya...Ya hocam n'aparsın sevdik, işte yarın gelin haaa...."

Evet, 18'ine girmişti ama daha Lise 4'e geçti, ama daha çocuk, sevsin tamam da...
Detayları öğrenemedim ama kızı sevmiş, vermemişler, kaçırmış...
(Evleri Altınoluk'ta, ordan Beştepeler'e kaçırmış Allah seni davul etsin X, evlerine gitseydin daha iyiydi...)Kızın ailesi de evlenecekler demiş...

Kız 16, erkek 18(!)...

Aha...

İçime cin mi girdi yau! Şaka mı ne?!
Lise 2-Lise 4...Daha ergenler ya,çocuklar...Nasıl bir mantıkla evlendirirler...
Abartma Üfi, diyeniniz olabilir ama abartılacak bir durum. Tamam, kabul, doğuda 13- evlendiriyorlar ama bunlar okuyan çocuklar, kafaları nasıl çalışmaz...

Aha...

Ne günlere kaldık...
Bunlardan ne köy ne kasaba olur...Aynı lisede okuyan 1 çift karı-koca...
Eş'leri yani. Ula çıksanız olmaz mıydı? Evlilik nedir? Oyuncak mı? Sonra artan boşanma sayısı...
Bunlar sıkılacak 2 gün sonra. Sonra ne olacak? Vebalini kim çekecek?
Hoş artık gelin(!) hanım okula gitmez, eşini bekler dantelini işlerken...

Bırakın ya...

"Nerde bu devlet, nerde bu millet?" diye nara atıp her şekilde devlete çamur atan Ey İnsanlar,

Uyanın da çevrenizdeki şu bozukluklara bir DUR!!! diyin...
DUR!

Evden Enstanteneler...

Saat 01:59

Uydu ayarları bozulduğu için, Tv'de Euro D açık, çünkü artık sadece 16 kanalımız var ve sadece 3 tanesi adam gibi...Orda "Telefon Kulübesi" denilen salak saçma program var, adama sözüm ona ailesi, sürpriz yaparak bu programı hediye ediyorlar, adam da ağzıyla balık yakalamaya çalışıyor falan filan...

Saçmalığın daniskası...


Bir yandan da kardeşim uyuyan, hatta çılgınca esneyen annemin saçını boyuyor...
Bu saatte ne boyası?! Valla biz de anlamadık ama annem işte...

Tabii asıl anlamadığım annemin saçı boyanırken nasıl uyuduğu...?!
?!?!?!
Ama kardeşimin suratındaki ifade o kadar komik ki...

Kıskıskıs...


Tuhaf ama doyulmaz bir ailem var...Canlarım ya...
Ben de bir yandan karın ağrıları eşliğinde bu blogu yazıyorum... Anam zaten bu blog bir tür günce oldu... Varsın olsun, aman kime ne?! Hadi hadi hadi... Bu da nereden çıktı ki? Aniden, gözümün önünde Fatih Ürek abim geldi, alakasızca... Kardeşim sinir krizine girmek üzere "Annneeeee...." naraları atıyor, annem de hiç istifini bozmadan uyuyor...Ve boya işlemine devam...

Aha...


Tuhafız harbiden tuhaf....

Aha...
Aha...

Kim normal ya? Aman be!


Aha...

PS: Canım çilek istedi, keşke alerjim olmasaydı...

Saat 02:11

Annem halen uyuyor, kardeşim çıldırdı...
Aha...Aha...

Saat 02:26

Annecik artık uykusuzluğa dayanamadı, kafasına geçirdiği çöp poşetiyle uyku moduna geçti:)
Aha...

Bir de bana "Deli" diyorlar ya, Allah aşkına genlerden gelen bir şey yok mu sizce?
Annem ama biricik annem...

Aha...
Sizlere ailemi de tanıtacağım yakın zamanda...
Şu blog işini bir kavrayayım da:)

Aha...
Annem ya...!!!


7 Temmuz 2009 Salı

Melekler Korusun

Dizilerden uzak duran bünyem, bu masum, basit konulu ama insanın içini kıpır kıpır yapan bir diziyle ekrana bağlandı...

Nedir, ne değildir bu dizi? İzlemeyenlere anlatmak saçma ama inanın böyle "Ahhh ahhh gençliğim...Ne masumduk yahu..."dedirtiyor insana...


Siz de izleyin, yaşınız 23 de olsa izleyin...

Cidden...
Eminim içimizdeki genç ayağa kalkıp bağıracaktır...

Aha...
Öyle işte...

Hepimizi korusun Melekler...

Sinirliyim! Yaklaşma!

Çok sinirliyim...
Evet, çok sinirliyim...

Artık yeter diyorum. Yeter!

Benimle alıp veremediği şey nedir bu insanların...İnsancıkların...
Her dakika sizin benim hakkımda konuşmalarınızı, dedikodularınızı duymak zorunda mıyım?! Hoş, siz insancık bile değilsiniz...

Bir insanın arkasından konuşacak kadar korkaksınız. Aslında size acıyorum, yazık size...

O kadar ezik, o kadar acınası bir haldesiniz ki... Daha neler söylerdim ama değmez...

Yazık! Sizi adam sayan, öğretmen diye okula atayanlara da yazık...

Parazitler...

AŞK

Aşk...

Tanrı'nın belki de biz insanlara bahşettiği en güzel duygu! Birini sevmek, O'na dokunmak, O'nu taaa içinde hissetmek...Hele bir de karşılıklı olunca bu duygular, Alllaaahhh tadından yenmez...

Ama bu duygunun bir ömrü varmış(!); herkese göre bir tarif, herkesin kendine biçtiği bir ömür varmış. Aritmetik ortalamaya göre 3 seneymiş ömrü, zaten 3 seneyi devirirse ömürlük olurmuş.
-Miş'li rivayet geçmiş zamanda konuşuyorum, çünkü ben bu genellemeye karşıyım.(Zaten her genellemeye karşıyım, genel diye birşey yoktur çünkü!)

Evet, kabul, doğru...Her aşk başlar, sürer ve biter. Ama bu bitişler farklıdır. Kimileri ayrılır kimileri terk-i diyar eyler...Aşkın şiddeti de, başlama biçimi de farklıdır.Ancak hissedilenler aslında özünde aynıdır. Sevdiğine ait olan duygular...O'nu koruma duygusu...

Ama bir de severken sevdiğini boğma duygusudur aşk...
Bu ne demek mi?
Daha öncesinde de söylediğim gibi, birisini seviyorsun diye O'nun da seni senin sevdiğin gibi, senin sevdiğin şiddette sevmesini bekleyemezsin. Herkesin sevme, sevgisini gösterme şekli farklıdır. Ee, hangimiz aynıyız? Kardeşler bile farklıyken, birbirinden ayrı büyüyen, farklı kültürlerle harmanlanan kişilikler nasıl aynı olabilsin?!
Ama yok işte, ille de ben onu seviyorum, ben yapıyorum, ben ben ben diye diye seviyoruz...
O duygunun içine en berbat duyguyu, bencilliği katıyoruz...Ve bu belli bir süre sürüp gidiyor...

Sonra mı ne oluyor? Sonra, başlayan kavgalar, bazen tekme tokattan ağır gelen sözler ve sonuç:

AYRILIK!

Kapanmayan Yara


Yahu ne kadar sakarım...

Evet, itiraf ediyorum, had safhada bir sakarlık var üstümde... Mutasyona uğramaya başladım sanırsam.Bir insan nasıl olur da biber dorarken, biber yerine parmağını doğrar...

Aha...
İnsan olduğumu nerden çıkardıysam...
Acıdı ama...
Cidden çok acıdı...
Ufff oldu...
Öptüm, geçmedi de...

Efendim, dün bir anda hamaratlık yapmak istedim; kardeşimin deyimiyle, "Yooohhh yohhhh sen yine birşey isteyeceksin, durduk yere bunu yapmazsın". Evet, belki yapmazdım ama yapasım tuttu.Anam, yapsak suç yapmasak da suç...Canım çıksın...

Neyse, sonrasında, Kayseri'yi bilenler bilir;), yağlama yapayım dedim...Hıııım çok da güzel yaptım oh mis! Neyse harcını hazırlayım derken, biber yerine parmağımı kestim. Sakarım, kabul ettim...Ama önceleri farketmedim, sonra ne zaman ki sol elimdeki uygunsuz parmağımdaki koca kesik sızladı, işte o an anladım...

Aha...

Minnacık yara, kedi totosu diyen de oldu ama cık! acıyor...
Ayrıca, estetik bir kesim olmuş farketmedim değil yani... Bir enine bir boyuna bir de derinlemesine...3 çizgi 3 farklı tasarım...

Aha...

Olsun geçer ya...
Ne yaralar geçti o mu geçmeyecek, o mu kapanmayacak?! PEH!
Ama yine de acıdı,acıyor...
Ama biliyorum acımayacak...Bir süre sonra, vücudum D vitaminin gücüyle kapatacak o yarayı...
Peki ya içimdeki yara? Hani şu yıllardır kanayan ama bir türlü kapanmayan...
Hani özlediğim...
Hani o özlememe başka özlemler katarak özlediğim...
Belki de her mutlu anın sonunda beni huzursuz kılan,tamamen ooooh beee dememe engel olan...

O da kapanır mı acaba?
Ne yapmalı ki?
D vitamini mi yüklemeli bünyeye...
Bilmiyorum ...

Ama acıyor...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Yanıyor!!!


Anaaa...

Yanık kokusunu aldınız mı ?

Yanıyor yanıyor...Yangın var...

Aha...

Ne?! Hönk...

Az önceki anlık msn konuşmasından alıntı yaparak başlamak istiyorum bu bloga:))(Sanki yok deseniz başlamayacağım, bende ki de laf işte:))

Canım ciğerim biiiiitanem Ecem ve ben:)

Ü- Midem bulanıyo:S
E- Aşkııım stres yapma...
Ü- Ayyy ama elimde değil...
E-Canııımm ben de yapıyorum ya manyak mıyız neyiz? Devamlı bişilerle meşgul beynimiz:D
Ü-Ebet yaa, delireceğiz bir gün yanacak devreler:D

E-Kıskıskıs(Smiley yok ki burada:D) Deliii


Ü-Efendim akıllım:D


E-Ultra akıllı:D
Ü-Ayyyy olmadı bu ultra aslan gibi
E-Kıskıskıskıs


Aha...

Evet, sıyırdık...

Cidden devreler yandı, Ecem yine sağlamdır, o çooook güçlüdür de :D ben de yandı...

Aman yansın, koca Roma yandı, devreler yansa ne olacak...

Ece'mmmm hayatım benim...

İyi ki varsın can yoldaşım...

Can kardeşim...

Tek dostum...

Yoksa bu yangın çekilmezdi ki...

Ahaa....

Cabin crew cross check...

Acelesi Var Kalbimin Anlaşılan...

Daraldım...

Darlandım...

Havanın rehaveti üstüme çöktü sanki...Anlamış değilim nedendir...

Darlandım yahu... Yine başladı çarpıntılar...

Anlamıyorum be kardeşim, o kadar da gidiyoruz ama bu doktorlar da hiç yardımcı olmuyor. O kadar Latince kökenli teşhis koyuyorlar da "Üfi bak bunları bunları yap" demiyorlar...
Desinler yapmayan beter böcük olsun...

Anlaşıldı yok yok, bu gecede uyku yok bana.Neye elimi atsam kurudu ya hani sanki kendimi de kurutuyorum...Bu çarpıntıda nerden çıktı kardeşim? Tamam, daha öncesinde spazmla dans ettik de şimdi nerden çıktı...

Hani böyle yüreğiniz ağzınızda bir yere yetişmek istercesine konuşur, telaş içinde olursunuz ya, işte öyleyim son zamanlarda. Sanki bir yerden bir haber gelecek gibi telaşlı, geç kalmışcasına aceleciyim.Aslında ben değil, kalbim...Hergele öyle hızlı atıyor ki...Anlamış değilim...

Yok yok bu böyle olmayacak...Yeniden mi gitmeli doktor emmiye? Bre evlat demeli, böyle olmuyor...Yoksa fişini çekeceğim he kalbimin...

Zaten ne işe yarıyor ki...Hep kırılıyor...Ph var sanki de atıyor böyle...Dur yavaş at be....

Ellerimde, beynimde, dilimde hepsi redif oluşturmak istercesine hızlanıyor...
Oysa onu telkin ettim, bak kalp böyle hızlı atma, çarpıntı yapıyorsun, çarpacağım bir tane dedim de anlamıyor...Bak acele işe şeytan karışır, gel beraber yavaşça halledelim işimizi, yok anam yooook hızlandıkça hızlanıyor ve sayesinde ben de sanki bir yere yetişecek gibi hızlı konuşuyor, hızlı yazıyorum...

Hızlanın anasını satayım...Hızlıca yaşayın...

Zaten ne demişler, "Hızlı yaşa, genç öl!"....

Durmak yok, hızlanmaya devam...

Hızır...

Uçurumun kenarındayım Hızır!


Bir gamzelik rüzgar yetecek...


Ha itti beni ha itecek...

Uçurumun kenarındayım Hızır!


Topuklarım boşluğun avucunda


Derin yar adımı çağırır;


Kaldım parmaklarımın ucunda...

Fotoğraflar & Bloglar


Fotoğraflar ve yazılanlar...

Bloguma bakıp yazdıklarımı okuyanlar diyorlar ki, "Yazılanlar güzel ama o fotoğraflarla bağlantısı nedir? Yazıyla alakalı fotoğraflar koysana kızım..."diyorlar.

Evet, belki de haklılar, hani fotoğraflar yazılanları anlatmalı; anlatılanlar da yazılanlarla anlam bütünlüğünde olmalı belki ama...

Ama işte...
İçimden ne geldiyse yazıyorum, yazdıkça yazıyorum ama...Ee, dolayısıyla sevdiğim her fotoğrafı da "Aaa bu uymadı" demeden yerleştiriyorum oracığa...

Mesela, ilk sayfam bulunan çanak çömlek fotoğrafları...
Nedir onlar Allah aşkına? Ne değildir ki... Onlar bizim kültürel zenginliğimizin bir parçasıdır.

Hem Allah aşkına, ne kadar renkliler cıvıl cıvıl ne kadar güzeller değil mi? Tıpkı ben gibi, tıpkı siz gibi...Rengarenk, cıvıl cıvıl...
Çok güzeller...
Hem sayfama da renk katıyorlar...
Anlamı olsun olmasın yazıyorum ve yazdıkça kendimi buluyorum, ee dahası ne...Kime ne? O fotoğraflar da benim, beni yansıtıyor...

Dedim ya kime ne!!! Seven sevsin, sevmeyenin de canı sağolsun...

Hem ne demişler, önemli olan icraat...
Yani bana hissettirdikleri...
Ve ben de hissediyorum...

Hissetmesini bilenlere...

İçimizdeki Öküz...

Aha...

Nedir bu?Ya içimizdeki öküz mü? Yok artık daha neler...
Ama gerçek değil mi acaba?
Gerçek gerçek...
Hem de yadsınamaz bir gerçek...

Ki Bülent Akyürek'te son kitabıyla, "İçimizdeki Öküze Oha!!! Deyin" demiş...
Evet efendim, kendisi kişisel gelişim kitabıdır ki sayın Akyürek kitabını, Kişisel Geriliyiş dalında bizlere sunmaktadır...

Aha...

"Kişisel Geriliyiş de nedir anacıııım???"
Önce saçma da gelse, sonra evet evet buldum dedirtiyor insana.
Şimdi size kitabın detaylarını anlatacak değilim ancak bu kitapla beraber birçok gerçek sahte, birçok doğru yanlışmış anlaşıldı...

Bu kitapla, kişisel gelişimi, hatta kendi kişisel gelişimini sorguluyor, sonra "bir halta yaramıyorum atın beni çöpe" diyorum...

Her insan, her birey aslında bir öküz.
Evet, yanlış duymadınız, hepimiz birer öküzüz...
Toplum içinde ya da tek başımıza kaldığımızda bu öküzlüklere tanık olmak aslında hiç de zor değil...

Bana birini gösterin ki şöyle gerine gerine geğirmeyen? Var mıdır? Yoktur...
En süslüsü, en kokoşu, en zengini keza en fakiri gerine gerine geğirirken kanımca insanlıktan çıkıp içindeki öküzü özgür kırlara bırakmaktadır...

Öküz işte...Bildiğimiz hayvan...Hoş bazılarımız insan kılığında hayvan ama bu öküz ayrı öküz...
Hay içimizdeki hayvan sevgisine de olabilir...

Yapılan öküzlükleri tek tek teeek sıralamak şimdi çok yoracak beni, bu yüzden hep beraber, barış için, insanlık için, içimizdeki öküze ohaaaaaaa!!! diyelim...

Oha...
Related Posts with Thumbnails